19 Temmuz 2025 Cumartesi

İyi

    Senin gönlün dâima meshûr ve müsahhardır, mâzursun
    Gamın ne olduğunu aslâ bilmedin, mâzursun
    Ben sensiz bin gece kan yuttum
    Sen bir gece sensiz kalmadın, mâzursun

İnsanlık ve düşünce tarihi boyunca ahlak üzerine yapılan her konuşmanın en temel tartışması iyilik ve kötülük meselesi olmuştur. Kant'ın da söylediği gibi ahlak eninde sonunda ahlaki özne içinde iyi olacaksa ancak ve ancak rasyonel olabilir. Yani akli bir şekilde ahlak üzerine bir inceleme yapacak isek sorgulamamız gereken temel kavramlardan biri iyilik ve onun beraberinde gelen kötülüktür. Öncelikle şurada şu inceliği çizmek gerekir, ahlakın temeli tartışmalarının iki tarafı vardır: İnsanı ahlaka muhatap kılan şey nedir sorusu ve ikinci olaraksa bir fiili ahlaklı kılan, iyi ve kötü yapan şey nedir sorusu. Fark edeceğiniz üzere iki soruya verilecek sorular birbirinden farklı olacaktır. Diğer deyişle belirli bir eylemin iyi ve kötü oluşunun dayanağı ile iyilik ve kötülük değerlendirmelerinin bir bütün olarak dayanağı birbirinden farklıdır. Belirli bir eylemin şu veya bu arzumuzla mı, Tanrının buyruğuyla mı, belirli bir fayda yada toplumsal bir norm yüzünden mi iyi veya kötü olduğunu tartışabiliriz fakat iyi ve kötüyü insana muhatap kılan ve insanın bu eylemlerine anlam katmasını sağlayan şeyin ne olduğu ilk soruya işaret etmektedir. "İnsanı ahlakın muhatabı kılan şey nedir?" sorusunu incelemeye geçtiğimizde ise bunun fiziksel hiçbir duyu ve duygu olmadığını görmekteyiz. Zira sonsuza olan arzu gibi bazı hisleri istisna kılarsak, insanın tüm duyu ve duyguları tam olarak olarak hayvanidir. İnsanın bu duyu ve duyguları maddesi itibariyle hayvani tarafından kaynaklanır. Bu tarz duyu ve duygulardan kaynaklanan fiiller ise olsa olsa uyumluluk ve uyumsuzluk ile nitelenir zira hayvanlara ahlaki anlamda iyi ve kötü diyemeyiz. Bir kuşa iyi uçuyor dediğimizde bu iyi uçmanın ahlaki olmadığı barizdir. Topluma uyum sağlama çabası da insanın ahlaki muhataplığını temellendiremez çünkü bu ahlakta bir gereklilik değildir. Çünkü İbn Tufeyl, Hayy bin Yakzân romanında Hayy'ın tüm insanlardan izole bir adada yaşamasına rağmen ahlaki fiillerde bulunduğunu tahayyül edebilmiştir. Toplum yerine doğaya uyum sağlama çabası da bunu temellendiremez çünkü doğaya uyum sağlama çabası hayatta kalma içgüdüsü ile duyu ve duygulara dönmekte ki bunun geçersiz olduğu açıklanmıştı. O hâlde nedir insanı ahlaka muhatap kılan? Bu noktada insanın insan olmasının asıl cevap olduğu kanaatindeyim. Çünkü insan insan olması bakımından ihtiyar gücüne sahiptir. İnsan olarak özümüzde sahip olduğumuz nefis cevherinin sahip olduğu hayal ve akıl güçleri bizi ahlaka muhatap kılar. Burada akıl bir soyutlama gücüyken hayal bir somutlama gücüdür. Akıl nesneleri olduğu hal üzere idrak ve nesnelerin olduğu hal üzere gerek iyi yada kötü olsun bir değerleri yoktur, bu noktaya sonra tekrar döneceğiz. Akıl nesneleri olduğu gibi algılamanın ardından zihne almak amacıyla soyutlar, bu noktada dışarıdaki objelerin zihindeki soyutlanmış halleri oluşur. Hayal kavramı ise bu soyut halleri tekrardan somutlar. Hayalin bizim anladığımız anlamdaki gücü de budur zaten. Önceden gördüğümüz fakat şuan göremediğimiz şeylerin hatırımızdaki hallerini gözümüzün önünde canlandırarak somutlarız. Hayali insan arzusu ve istencine göre kullanırsak hayal, herhangi bir anlamı arzuların herhangi birinin nesnesi olacak bir forma sokma özelliğine sahiptir. Arzuların temayülleriyle somutlaşan anlam ise somutlaştırıcı arzuya göreli bir iyiliğe dönüşür. Yani hayal bir değer verme işlemidir, aklın algısındaki objelerin akıl açısından hiçbir değeri yokken insan arzusunu hayalleri ile yansıtabilir, yani değer verebilir. Değer yüklenmiş objeler ise insanın gözünde iyi ve tercih edilebilir hâle gelir. İki şeyden birini ayırmak, seçmek anlamına gelen "ihtiyar" kelimesinin kökü hayırdan gelmektedir, bu kelimenin diğer bir anlamı üstün tutmaktır. Türkçedeki "yeğlemek" kelimesini de üstün tutmak, hızlandırmak ve kışkırtmak anlamlarına gelmektedir. Yani somutlaşmanın bir üstün tutma olması gerçeği, dilimize de yansımıştır. Hayal ile normalde değeri olmayan objeleri birbirine tercih ederiz. Bir şeyin somutlaşmasını, diğer şeylerin somutlaşmasına tercih ederiz.  Bu yüzden sevdiğiniz size "seni hayal ettim" dediğinde mutlu olursunuz :) Burada tekrar insan olarak ahlaklı olma hâli ile ahlaklılık kriterlerinin farkı kendini belli eder. Tercih ve somutlama yalnızca ahlak kavramını bizim için zorunlu kılarken, bu edimin yönelimi ise neyin ahlaki neyin ise ahlaki-olmayan olduğunu belirlemeyi sağlar. Bu durumda fiile ahlak katan şeyi bulmak zorundayız. Bu değer verici şey hakkında bildiğimiz şey ise kendi başına bunun değerli olması gerektiğidir, zira öyle olmasa değer katamazdı. Yada bunun en yüksek değer olması gerekir. Dolayısıyla insanın eylemleri bir bütün ve tam olarak düşünülmediği sürece tikel eylemlere iyilik kötülük atfetmek mümkün olmamaktadır. Dikkat edin burada hâlâ "Bizi ahlaka muhatap kılan şey nedir ve neden ahlaklı olmalıyız" sorusu bağlamında ahlakın kökenini araştırıyoruz "İyiyi iyi, kötü yapan şey nedir? İyi bir fiil neden iyidir, kötü bir fiil neden kötüdür?" sorusu tamamen bağımsız olmasa da ayrı bir mevzu. Konuya dönersek, insanın eylemlerinin tam ve bütün şekilde incelenmesi gerektiğinden bahsettik. Tamlık ve bütünlük ise fiziğin değil metafizikle ilişkili kavramlardır. Bu noktada, fiziksel bir ahlaktan bahsetmek imkansızlaşmaktadır, ahlak sorunu bizi zorunlu olarak metafiziğe taşımaktadır. Çünkü tek tek insan fiilleri bir bütüne hizmet etmedikçe gayesizleşir. Gaye (Dini terminolojide niyet olarakta algılanabilir, önceki yazıda zaten gaye ve niyet kavramlarının paralelliğinden bahsedilmişti) ise fizik bir şey değildir ve insanın fiilini alelade bir hayvanın fiili olmaktan ayıran şey olarak fiile katılır. Bu yüzden metafizik bir temele dayanmayan bir ahlak anlayışından bahsedebilmek mümkün değildir. Bunun felsefede de yansımaları görülmektedir zaten. Platondan beri felsefi ilimlerin sınıflanması sürekli olarak değişmiş ve hatta ilimlerin tasnif edilmesi ayrı bir ilim dalı olarak görülmeye başlanmış ve bunla ilgili eserler yazılmaya başlanmıştır (Örneğin Farabinin İhsau'l-ulûm'u, Fahreddin Razinin Câmiu'l Ulûm'u, İbn Ferigun'un Cevâmiu'l Ulûm'u) hakîm gelenek içerisinde fikir birliği içerisinde bulunulan ve kabul gören ilimler tasnifinin gayesi mantık ve matematik ile başlayıp doğa bilimlerine yani fiziğe ilerleyip oradan metafiziğe, metafiziksen ise Tanrı bilgisine ulaşmaktır. Tanrı bilgisine sahip olmayan bir bireyin kendisi ve toplum için iyi olanı bilemeyeceği kanaatinde olunduğu için ahlak ve siyaset felsefesi, metafizikten sonraya atılmıştır. Kısacası Tanrı bilgisine sahip olduğumuz metafizik anlayış, ahlakın temelini inşa etmektedir. Bu yönden din, ahlakın temelidir. Zaten dinde de metafiziğe yani Tanrı'ya olan yönümüzün üstünlüğü vurgulanmaktadır (Önceki yazıda da yazdığım Müminin niyeti amelinden hayırlıdır tarzı hadisler buna işaret eder) yani niyeti ve iman gibi Tanrı'ya yönelik fiilleri amellerden daha öncelikli görülmektedir çünkü ahlaka anlam katan şey metafizik bir yönelim olan niyetken, niyeti anlamlı kılan etmen ise yine metafizikle ilişkili olan Tanrıdır. Yani ahlak, dinin bir tezahürüdür, kendisi değildir. Bu noktayı şöyle de delillendirebiliriz, din ahlaka temel olması itibariyle ahlaka aşkın bir yapı taşır. Dinin, ahlakın inşasında ilke işlevi gördüğü açıklanmıştı. İlkeler, sonuçlarını içerirler fakat direkt olarak sonuçlarının kendileri değildirler. Yani din, ahlakı içerir fakat dinin tek içeriği ahlak değildir. Dinin diğer bir içeriği ise ahiret anlayışıdır. Tanrı'nın önüne çıkıp ona hesap vereceğimiz inancı, ahlakın bir mevzusu değildir, bu tamamen dine ait, dinin ahlaka aşkın olduğu bir konudur. Tanrı'nın bize bildirdikleri ve ona yönelişimiz ile ahlaka anlam katmasının yanında, felsefi bir anlayış olarak insan kendi formunda gizlenmiş olan kamil insana erişip dünyadan soyutlanarak aşkın aleme erişmesi fikri üzerinden de baktığımızda şu ortaya çıkıyor: Bizim Tanrı'yı anlama çabalarımız sayesinde dışarıya ahlak yansır. Şöyle ki Tanrı'nın Rahmân olduğunu duyuyoruz. Tanrı tüm yaratılmışlardan münezzeh ve aşkın olduğu için biz bu isimlerinin de anlamlarını olduğu gibi kavrayamıyoruz, zihnimizle sınırlandıramıyoruz. Bunu anlayabilmek içinde kendimize yönelik olan anlamına bakıyoruz, merhamet. Merhamet gibi ahlaki kavramların ne olduğunu anlayabilmek içinde onlarla nitelenmemiz lazım. Örneğin Tanrı'nın Kerîm olduğunu duyuyoruz, bununla alakalı bir fikre sahip olabilmek içinde kendimize yönelik olan anlamına bakıyoruz, cömertlik. Bunu anlayabilmek içinde cömert olmamız lazım. Yani dindarın Tanrı'yı anlamaya yönelik çabası ve ona yönelik tefekkürü, ahlak olarak tezahür ediyor. Bu yönden temeli kavranan ve farkında olarak işlenen bir ahlak hem Tanrı'yı anlama çabası olarak dini açıdan da anlam kazanıyor ve metafizikten gelip insana metafiziği tanıtan bir kavram olarak ortaya çıkıyor. Bu yönden iyiliğin kaynağının ve dolayısıyla mutlak iyinin kaynağının Tanrı olduğunu ve böylece metafiziğin günümüzdeki tartışmalarda iddia edildiği gibi ahlaka sadece bir temel değil aynı zamanda bir bina, sonuç, amaç, ve gaye teşkil ettiğini söyleyebiliriz. "Sen elbette üstün bir ahlâka sahipsin..."

12 Temmuz 2025 Cumartesi

Niyet

    Çalabım bir şâr yaratmış iki cihan âresinde

    Bakıcak dîdâr görünür ol şârın kenaresinde


    Niyet kavramı dini ögelerle bağlantılı olsa da bu konunun sırf dini olarak algılanmasını istemiyorum. Çünkü niyet kavramı dini ibadetlerle bağlantılı olan bir kavram olmasının yanında ahlakın en temel kavramlarından biridir. Zira bir fiili gündelik fiil olmaktan çıkarıp ahlaki yapan etmenlerden biri niyettir. Bunun sebebi de gündelik fiiller (ef'âl) derken kastettiğimiz davranışların niyetle anlamlı hale gelmesidir. Örneğin bir annenin çocuğuna zorla aşı yaptırmasını dışarıdan hiçbir psikolojik etmen ve niyeti göze almadan izlesek annenin çocuğuna kötülük yaptığını hatta ona işkence ettiğini düşünmek oldukça makuldür. Fakat annenin çocuğunun ileride aşının acısından daha büyük acılar çekmemesine yönelik niyeti, yani iki kötü ve acı şey arasından daha az ve kısa süreli olan kötünün iyisini (ehvenü'ş-şerreyn) seçmesi, bu gündelik fiilin asıl yüzünü anlamamızı sağlamaktadır. Yada bir fakire sadaka veren birini gördüğümüzde bunun direkt olarak iyi bir şey olduğu yargısına kapılabiliriz fakat sadakayı veren kişinin kendi içindeki niyeti eğer gösteriş yapmak yada daha kötüsü kendi ruhunu kendi yaptığı 'iyilikler' ile tatmin etmesiyse bu dış görünüşü olarak iyi gözüken bir fiilin esasında kötü olduğu anlamına gelir. Niyetin gündelik fiilleri ahlaki kılmasındaki anlam budur. Hatta daha da ileri gidip niyetin fiillerin ahlaki hükümlerle nitelenmesindeki yegane şart olduğu söylenebilir. Zaten niyetin sözlük tanımı "Kesinlik kazanmış ve bir fiilin işlenmesine yönelmiş iradedir" Bir fiilin ahlakilik ile nitelenmesindeki bir diğer şart iradedir ve niyet zaten iradeyi kendi içerisinde barındırmaktadır. Bu yüzden bir fiili ahlak ile niteleyen şeyler irade ve niyettir dersek döngüye girmiş oluruz çünkü bu bir nevi fiili ahlak ile niteleyen şey irade ve birazcık değişmiş irade demek gibi olur ki bu oldukça absürttür. Zaten iradenin tanımı iki mümkün seçenek arasından birini seçmeye mahsus bağımsız bir sıfattır. Yani irade ve niyetin beraber kullanılmasının bir kısır döngü oluşturmayacağı varsayılsa bile irade sadece bir eylemi seçmektir, bu yatay bir işken buna anlam katan dikey iş, niyettir. Bunun yansımaları dinde de görülmektedir "Müminin niyeti, amelinden hayırlıdır (Camiüs-Sağır,4/3810)" Gerek nakil gerekse aklın çıktığı nokta niyetin fiillerin ahlakilik ile nitelediğidir. Peki niyet kavramını bu kadar önemli kılan nedir? Öncelikle şunu anlamak lazım: Gerek Japon Taocuları olsun gerek Hint Budistleri olsun gerek Batı mistikleri gerekse İslam mutasavvıfları olsun hepsindeki benzer amaçlardan biri insan ruhunu kötülüklerden değil, iyiliklerden korumaktır. Çünkü akıl sahibi bir kimse zaten kötülük işliyorsa, bunla övünmez, bunu kendisini yetkinleştiren bir şey olarak görüp bununla iftihar etmez. Fakat bir iyilik işlediğinde bireyin kendine yönelik özsaygısı gün geçtikçe artar ve kendine "iyi bir insan" kimliği inşa eder. Bu ise istenmeyen bir şeydir zira her din veya ahlak anlayışı bir iyiliği yaparken insanın bunu kendi kimlik anlayışının altını doldurması ve gönlünü tatmin etmesi için yapmaması, teellüh yada tecerrüt gibi daha aşkın bir kademeye ulaşma ve hizmet etme niyetiyle yapması gerektiği konusunda hemfikirdir çünkü fiillere anlam katan etmenin niyet olduğundan bahsetmiştik. Birey kendi egosunu tatmin amacıyla iyilik yaparsa bu fiil dış görünüş açısından iyilik gibi gözükse de niyet açısından bozuk ve bencilliktir. Burada önemli olan, niyeti amellerden korumaktır. Bu yüzdendir ki İslam tasavvufunda hakiki ve geçerli tövbenin adı "terk ve nisyandır" Bu bireyin Tanrı için haram olanın yanında helali de terk etmesi (terk-i ef'âl) ve tüm fiillerinin değerini unutması anlamına gelmektedir. Buna benzer bir durum "Ameller niyetlere göredir" hadisinden de çıkarılabilir. Bu hadis, şu olay üzerine ifade olunmuştu: Müslümanlar gördükleri zulüm üzerine Mekke'den Medine'ye hicret ederlerken herkes Peygamberin yanında olmak ve onunla daha rahat yaşamak amacıyla Medine'ye hicret ederken aralarından bir sahabenin sevdiği bir kadının yanına gitmek amacıyla Medine'ye hicret ettiği ortaya çıkar. Bunu duyan Peygamber ise mevzu bahis hadisi buyurur: "Ameller niyetlere göredir" Bu sözün hikmetlerinden biri şöyle de yorumlanabilir: İlk başta belirttiğimiz gibi ahlakın en önemli noktalarından biri niyeti amellerden korumaktır. Peygamberin içinde bulunduğu bu durumda yanındaki Müslümanlar kendi evlerini, ailelerini ve sevdiklerini terk ederek onun yanında gelmişlerdir. Bu tarz benzer durumlardan birini Musa Peygamberde de görüyoruz. Kavmi, Hz. Musa ile Firavundan kaçtığı ve Hz. Musa Tur Dağına çıktığı sırada kavmi Hz. Musa için verdikleri emeği ve onun adına yaptıklarını çok görerek ondan vazgeçmiş ve kendi putlarına tapmaya dönmüşlerdir. Peygamberin mevzubahis durumu da buna benzerdir, insanlar onun için zorlu bir yolculuğa çıkmışlardı. Peygamberin, sevdiği kadın için hicret eden sahabe ile yaşadığı bu durumun ve bunun karşısında buyurduğu sözün, diğer muhacir sahabelerin ister istemez içlerinde yaşayacakları nefsani tatminin ve "Biz Peygamber için nelere katlandık" şeklindeki kuruntuların dinmesi ve niyetlerinin temiz kalması için söylenmiş bir Cilve-i Rabbani olması yönünde yorumlanması mümkündür. Zira Peygamber ile göç eden diğer sahabeler, basitçe bir sevdiği kadın için hicret eden birini de gördüklerinde yaptıkları fiilin değersizliğini anladılar çünkü bunun sevdiği bir kadına kavuşmak isteyen birinin de çıkabileceği bir yol olduğunu gördüler fakat Peygamberin "Ameller niyetlere göredir" sözü üzerine bu yolculuğun onlar için çok anlamlı, değerli ve büyük kılan şeyin onların Peygamberle beraber olma, onun yolu üzere olma niyetleri ve bu niyetin temizliği olduğunu anladılar. Bu söz yalnızca o zaman orada olan sahabelere değil, aynı zamanda bize ve tüm insanlığa da yönelik geçerli bir sözdür. Devam edecek olursak niyeti bu kadar önemli kılan başka şeylerden biri ise niyetin zihne has bir fiil olmasıdır. Fiziksel fiilleri bedene sahip olan her varlık yapabilir, insanı bunların arasında özel kılan bir aklı ve ruhu olmasıdır. Aklı ve ruhu olmayan bir robotta çeşitli iyi amelleri işleyebilir ama bunları işlemesi onun bir övgüyü hak edeceği manasına gelmez çünkü bunları iyi oldukları için yapmaya yönelik bir niyeti yoktur fakat insanların vardır. Bu yönden niyet, zihnin ibadetidir denebilir. Yani niyetin fiillere anlam katmasının ve onları tamamlamasından öte, başlı başına bir iyiliktir. Bu bakış açısıyla büyük İslam mutasavvıflarından olan İbnü'l Arabi "Ben cinleri ve insanları, başka değil, sırf bana kulluk etsinler diye yarattım." ayetini şöyle yorumlamıştır: Ayetteki "insanları" kelimesi incelendiğinde "insan" sözcüğü "ens'ten" türemiştir ve aslı "insiyandır" bunun sözlük anlamı ise "beş duyu ile hissedilebilen'dir" İbnü'l Arabi ayetteki "insan" kelimesi bu anlamda alınırsa "insan" sözcüğünün beden tarafını temsil edebileceğini, "cin" sözcüğünün ise ruhu ve zihni temsil edebileceğini söylemiştir. Eğer İbnü'l Arabi'nin bu bakış açısıyla bakılırsa ayetten Allah'ın bizim ona hem manevi olarak hem maddi olarak ibadet etmemizi emrettiği anlamı çıkartılabilir. Buradaki manevi ibadet ise niyet olarak anlaşılabilir, niyetin zihnin ibadeti olduğu önceden açıklanmıştı. Zihnin bu durumu ile beraber bedensel fiiller birleştiğinde ise iyilik artık metafizik bir boyut almaktadır. Şunu unutmamak gerekir ki hakikat, yeni bir şeydir. Yeni bir şey olması zamansal olarak yeni olması anlamında değil, insan idrakiyle karşılaşması anlamına yeni bir şeydir. Bunu derken kastetmek istediğim şeyi açabilmek için ibadet örneği üzerinden ilerleyelim. Namaz örneğini düşünelim, inançlı bir kimsenin namaz kılarken farkına varabileceği sonsuz hikmet ve hakikat bulunmaktadır. Zira böyle olmasaydı bir kez düzgün namaz kılmak tüm ömür boyunca namaz kılmayı gereksiz kılardı. Halbuki durum böyle değildir ve hakikat ve her an tecelli halindedir, yenidir. Niyet ise bu noktada zihni bir iş olması gereği dikeydir, yazının öncelerinde belirttiğimiz gibi. Fiziksel ibadetin kendisi ise süreklidir ve zamanla gündelik hale gelip sürekli tecelli halinde olan hakikatten nasiplenmeyi önleyebilme şansına sahiptir. Niyeti sürekli tutmak ise dikey bir iş olması ve insana yaptığı işin gündelik olmadığını hatırlatması sayesinde bir ferahlık, farkındalık ve yeni bir nefes sağlar. Örnek üzerinden devam edelim, namaz ibadetine başlarken edilen niyet insanın belki de gündelik olarak yaptığı hareketlerin esasında ne olduğunun farkına varmasını ve o ibadette sürekli akış halinde olan hakikati kavramasını sağlamaktadır. Burada dikkat çekilmesi gereken bir diğer husus, dinin yıllar boyunca felsefe tarafından halktan uzak tutulmuş metafiziksel manaları niyet kavramıyla halkın içerisine yedirmesidir. Bahsedip durduğumuz ahlaki açıdan yetkinleşme, soyutlaşma ve bu fani dünyadan uzaklaşarak yükselme tarzı temalar Platon'dan beri felsefe çevrelerinde hakimdir. İslam'ın yükselmesi ile bu öğeler çeviriler aracılığıyla İslam filozoflarının da düşüncelerine girmiştir. Özellikle İbn Rüşd'ün ve İbn Sina'nın eserleri incelendiğinde şu fark edilir ki bu kimselerin felsefeleri büyük oranda elitisttir. Filozofun yolu herkese açık olmasına rağmen uzun bir uğraş, zihinsel keskinlik ve devamlı bir sabır gerektirmektedir ve bu yüzden herkesin katlanabileceği bir şey değildir. Filozofun yolculuğunun sonunda varacağı ve onu bu fani dünyadan koparıp göksel akıllara yaklaştıracak burhan (kesin bilgi) sansürlenmeden direkt olarak halka açılacak olsa ya onu anlamazlar yada daha kötüsü yanlış anlayıp sapkın yollara girerler. İbn Rüşd'ün Fâslû'l Mâkaal eseri tamamen bu konu üzerinedir. İbn Sina'nında halka yazdığı eserlerinde üslubunu ve fikirlerini büyük oranda değiştirirken diğer alimlere ve devlet yetkililerine yazdığı eserlerde kendi orijinal üslubuna dönmesi şunu göstermektedir ki felsefe tarihsel olarak hiçbir zaman halkın ilmi olmamıştır. Din ise burada duruma dahil olmaktadır. Filozof çevrelerin ulaşmaya çalıştığı bu anlayışı din sadece halka değil avam, havas, yaşlı, genç, kadın, erkek fark etmez tüm insanlığa niyet kavramıyla ulaştırmaktadır. İnsanlar bazen dini dünyevi işleri için kullanma eğilimindedir. Sadaka vereyim de evime, arabama bir şey olmasın yada namaz kılayım da başıma hastalık gelmesin tarzı anlayışlar maalesef ki hala görülebilmektedir. Din ise "Allah rızası için" niyetini ortaya koyarak insanın bu fiziksellikten uzaklaşması ve metafiziğe, aşkın olana yürümesi anlayışını filozofların karmaşık ve kademeli ilerleyişine kıyasla çok daha hızlı ve pratik bir şekilde sağlamaktadır. Burada anlatmaya çalıştığım şey felsefeyi aşağılamak değildir, sadece insan aklının sistematik yolculuğu ile vahyin uygunluğunu ortaya koymaktır. Felsefedeki 'gaye' anlayışı ile dindeki 'niyet' anlayışı birbirlerine oldukça uygundur. Zira hem felsefe tahsili olan hem de dindar olan bir kimsenin 'niyet' anlayışını derinleştirerek ilerlemesi mümkündür ve tam tersi de mümkündür. Örneğin zihinsel anlayışı o şekilde olan bir insan "Allah rızası için bu fiilleri yapıyorum çünkü cenneti istiyorum/cehennemi istemiyorum" şeklinde düşünebilir. Bunu kademe kademe ilerletip önce "Allah rızası için bu fiilleri yapıyorum çünkü cenneti istiyorum/cehennemi istemiyorum. Ama bu konuda fiillerime değil, Allah'a güveniyorum" anlayışına, ardından ise "Allah rızası için bu fiilleri yapıyorum ve bunları sadece onun sayesinde, onun rızası için yapıyorum. Cennet ise bunun bir getirisi" anlayışına atlayabilir. Bu anlayışın metafiziğine girildiğinde ise, metafizik varlığı var olduğu üzere bilmek, idrak etmektir. Niyeti bu düzlemde incelediğimizde bir dindarın bakış açısından insanın içinde yer aldığı bu alem mükemmel yaratıcı tarafından yaratılmışsa ve de mükemmel bilgice tanzim edilmişse, burada payımıza düşen şey, rıza ve müşahede olmalıdır. Niyetse aşağı ve fani olan fiziksel alemden manevi müşahede alemine açılan kapı ve rıza halidir, örneğin namaza niyet edip kılmaya başladığında insan bu alemden kopar ve ilahi nizamın metafiziksel ahengini müşahede etmeye başlar. Mutasavvıfların tefsirlerine baktığımızda da bunların yansımalarını görmek mümkündür. Örneğin namazı bir müşahede hali olarak görürsek namazda söylenen ilk surenin ilk kelimesi "Elhamdülillahtır" buda niyetin rıza halinin göstergesidir. Niyetle müşahedeye başlanır ve niyetin hemen ardından niyetle girişilen bu müşahedenin nasıl olduğu sorusuna karşılık hemen rıza gösterilir ve şükredilir. Niyetin metafiziksel önemi ise budur. Önemli olan sadece fiiller değil, onları temiz ve ilahi niyetler ile yapmamız ve bu fiiller ile onları birleştirerek ibadet etmemiz ve bu ibadet sırasında aşkın düzene şahit olmamız, ona şükretmemizdir. "Kurbanların ne etleri, ne de kanları Allah’a ulaşır. Allah’a sadece sizin ihlâs ve samimiyetiniz ulaşır..."

8 Temmuz 2025 Salı

Savaş ve Soyutlanma

     Ufak tefek insanlar iri yarı insanların ruhunu iyice tanımalıdır, iri yarı olanlarda ufak tefek olanlarınkini. Boyun ne olursa olsun, kendi bedeninin tepkilerine takılma. Açık ve kısıtlanmamış bir ruhla, olgulara yüksekten bak.

    -Miyamoto Mushashi 

    

Bu yazıda savaş ve düellolar gibi fiziksel efor ve rekabet gerektiren uğraşların insan ruhunda oluşturabileceği ilerlemeden bahsedeceğiz. Öncelikle tartışma adabı gereği kavramlarımı tanımlamamız gerekmektedir: Savaş nedir? Soyutlanma nedir? Savaşın insanların birbirine iradelerini geçirme istencinden dolayı politik bir tarafı olduğu kaçınılmazdır. Savaş basitçe siyasi ayrışmaların başka araçlar ile devam ettirilmesidir. Fakat bu savaşın teorik tarafıdır. Bizim bahsettiğimiz ise savaşın ereksel nedeninde (amaç) bağımsız olarak savaşmak fiilinin kendisidir. Savaşa girmenin amacı değil de, savaştaki amaç burada önemlidir. Savaşta savaşçının amacı ve savaşı kazanmaya giden yol rakibi silahsız hale getirmektir. Bu her zaman rakibin canını almak yada onu tamamen oyun dışı etmek demek değildir. Silahı olmayan bir askeri öldürmeden de onla olan savaşı kazanabilirsiniz. Bu yüzden savaş, sadece brüt güçlerin bir çatışmasından ibaret bir kavga değildir. Savaş burada rasyonel bir kavram haline gelmektedir. Çünkü rakibi tamamen yok etmek anlamına gelen ve halk kitlelerin ani öfke ve tutku ile talep ettiği mutlak savaş, bu bahsettiğimiz savaş değildir. Mutlak savaş, sadece aklı başından gidecek düzeyde öfkelenmiş avam kesimin isteyeceği ve hiçbir zaman elde edemeyecekleri bir hayaldir. Rasyonel savaş, rakibi ona iradenizi geçirebileceğiniz bir duruma düşürmekten ibarettir. Yani savaşta rakibinizi yok etmenize gerek yoktur, onun size karşı koymasını sağlayan araçlarını, silahlarını, etkisiz hale getirmeniz yeterlidir. Savaşın bu tarafı onu rasyonel yapar çünkü "strateji" kavramı ortaya çıkmaktadır. Rakibe kontrolsüz ve amaçsız bir güçle saldırmak, strateji yoksunluğudur. Savaşın moral ve fiziksel yönlerini göz ardı ederek, temiz bir zihinle inceleyerek amaca giden yolu temizlemek ise taktik ve stratejinin yoludur. Samurayın yazının başında bahsettiği durum ise budur. Savaşlar yada düellolar insanlar tarafından gerçekleştirildiği için eninde sonunda bu konuda insanların endişe ve kaygıları olmaları kaçınılmazdır. Samuray sözünde bunu rakibin fiziksel kapasitesi üzerinden açıklamıştır "Ufak tekef insanlar iri yarı insanların ruhunu iyice tanımalıdır, iri yarı olanlarda ufak tefek olanlarınkini." Burada savaşın başta bahsettiğimiz stratejik ve rasyonel yönünden bahsedilmektedir. Fiziksel yeterlilik, savaşın bir parçası olsa da kalbi değildir sadece bir araçtır. Savaşın kalbi ve amacı rakibi silahsızlandırmaktır ve bu yolda bindiğimiz araçlardan birisi fiziksel yeterliliklerimiz, gücümüzdür. Fakat strateji, yani bir metot, olmadan saf güç savaşı bir orduya yada bireye kazandırmaz. Stratejinin anahtarı, bilgidir. İster bireysel ister bir ordu halinde olsun savaşta stratejik üstünlük kurmanın yolu rakibi tanımaktır. Bu yüzden zaten her ülkenin ajanlık ve istihbarat kurumları bin yıllardan beri aktif şekilde varlıklarını sürdürmektedir. Rakibin ve kendimizin fiziksel kapasitelerini umursamadan bilgiye ve onları öğrenmeye önem vermek savaşın zihinsel tarafıdır. Strateji bir kendini ve rakibi tanıma mücadelesidir. Bunu toplu bir savaş olarak değil de düello olarak düşünürsek anlamak daha kolay olacaktır, zira savaşta zaten birebir düelloların binlercesinin bir araya gelmiş halinden ibarettir. Bir düello yada dövüş halinde rakibimizin fiziksel açıdan bize olan farklılıkları evrimimizin başından beri içimizde olan 'savaş yada kaç' içgüdüsünü tetikleyerek bizi korkuya sürüklemektedir. Bu korku insanı dövüşten uzaklaştırmakta ve kaçmasına kapı aralamaktadır. Fakat bir dövüşçü dövüşten kaçamaz ve bu durumda bu korku durumu onu zayıf duruma düşürmektedir. Ve birde şu durum var ki dövüş sırasında her iki tarafından acı çekmesi kaçınılmazdır, illaki vücuda alınan darbeler bu korku durumunun yanı sıra bir fiziksel acı ve rahatsızlık hali yaratacaktır ve içgüdüleri gereği her insanda bu acı çeken bölgelerine odaklanacaktır. Peki neden bu korku ve acı hali dövüşçü için bir dezavantajdır? Çünkü strateji yapmaları engeller. Korku ve acının pençesine düşmüş bir birey rakibinin hamlelerini net göremez, görse bile üzerine düşünemez, geri çekilir ve rakibine açıklar verir. Savaşı kazanmanın yolunun strateji, stratejinin yolunun ise bilgi olduğu açıklanmıştı. Korkuya ve acıya kapılan bir dövüşü, kapıldığı bu etkilerden dolayı rakibi ve kendisi hakkında bilgi edinemez, edindiği bilgiyi işleyip strateji kuramaz. Bu durumda iyi bir dövüşçü/savaşçı olmak isteyen birinin yegane alması gereken tavsiye Samurayın sözleriyle "Boyun ne olursa olsun, kendi bedeninin tepkilerine takılma. Açık ve kısıtlanmamış bir ruhla, olgulara yüksekten bak." Fiziksel yetersizliklerinin sana verdiği korkuyu ve dövüş sırasında hissettiğin acının bedenine verdiği sinyalleri umursamadan, temiz düşünerek stratejinin yolunu izlemek savaşı kazanmanın yoludur.

Soyutlanma kavramına gelecek olursak, bu yıllar boyu filozoflar ve sufiler arasında süregelmiş bir tabir olmuştur. Genel olarak klasik ahlak felsefesinde yer eden bir kavram olan soyutlanma, insanın geçici zevklerden uzaklaşarak kendisini oluşturan ruhunun geldiği yere yaklaşmasını ve bunu yaparken de bedensel yetilerden uzaklaşması olarak tanımlanabilir. Kısacası soyutlanma iç huzuru ve daha iyi ruhani mertebeleri elde edebilmek için geçici hazlardan uzaklaşmaktır, soyutu somuta tercih etmektir. Bu yüzden soyutlanma (mücerretleşme) olarak isimlendirilmiştir. Geçici hazların kendilerinde kaçınılması gereken şeyler olmalarının sebebi insanın mahiyetinde yatmaktadır. İnsan, ruh ve bedenden bileşik bir cevherdir. Ruh yerine kişisel inancınıza göre zihin, tin yada akıl diyebilirsiniz, zira bunların hepsi eninde sonunda aynı anlama gelmektedir ve bu anlamda soyutluktur. İnsanın bedensel yönlerinin yanı sıra bu bedensellik ile açıklanamayan manevi bir tarafı da vardır. Bu taraf ise insanın direkt olarak kendisini oluşturur. İnsanların 'ben' derken hitap ettikleri şey, bu manevi tarafın yani ruhun kendisidir.  Çünkü insanın mahiyeti, düşünen canlı olmamızdır. 'Canlı' kısmı insanın biyolojik türünü belirtmektedir, 'düşünen' kısmı ise insanı diğer canlılardan ayıran ayrımdır. Düşünme gücü ise bedenin bir gücü olmayıp, mevzubahis manevi yönün gücüdür. Yani insanı insan yapan bu düşünme gücünü sağlayan ruhtur. Beden ise sadece ruhun yerleştiği bir konaktır. İnsanın bedensel ve geçici hazlar yerine bu ruhani yöne odaklanması ve bedeni yerine ruhunu tatmin etmeye çalışması gerekir ve bu birkaç yönden açıklanabilir  Geçici hazlar özleri yoklukla ilişkili kavramlardır. Örneğin oburluğunu tatmin etmek için yiyen bir insandan eninde sonunda yemeğin ona verdiği haz gidecek ve kaybolacaktır, buda onda yemeğin hazzından çok hazzın yok olmasının acısını oluşturacaktır. Zira yemekten alınan anlık haz birkaç saniyede yok olup gider, ancak ruh bakidir yani kalıcıdır bu yüzden fani yani geçici olan hazlardan tatmin olmaz hatta geçici şeylerle fazla iç içe olmak ruha daraltı ve sıkıntı verir. Etrafı hiçbir anlamı olmayan, malayani dikkat dağıtıcılarla dolu olan modern insanın psikolojik bunalımlarla iç içe olmasının yegane sebeplerinden biri de budur. Ayrıca sürekli olarak bu hazlarla iç içe olan kimseler için bu fiiller bir süre sonra anlamlarını yitirecek ve eskisi gibi hissettirmeyecektir. Sürekli cinsel dürtülerini tatmin eden bir kimsede iktidarsızlık ortaya çıkması örnek verilebilir. Sözün özü, insan ruhuna dönmeli ve onu tatmin etmelidir, bunu yapmak içinde fiziksel hazlardan uzak durmak gerekir. İnsanın bu yolda ilerlemesine soyutlanma denir. Geçmişte alim kimselerin irade ve ruh terbiyesi amacıyla çöllere giderek bedensel işlerle sadece hayati ihtiyaçlarını giderecek kadar meşgul kalarak zühde çekilmeleri, aza kanaat etmeleri ve dünyevi her şeyi terk etmeleri bunun bir örneğidir. 

Soyutlanma, kişisel bir tecrübe ve herkesin kendi ruhunu keşfetme yolculuğudur. Kendini dünyaya kaptırmamak dışında sabit bir metodu yoktur. Beni bu dünyadan koparıp tefekküre ve derin düşünceler alemine çeken bir şey başka birini çekmeyebilir yada onları çeken beni çekmeyebilir. Fakat bu noktada soyutlanmayla çok benzer yollara sahip bir kavramdan bahsettik: Savaş. İyi bir savaşçı olmak için olgulara bedensel tepkilerimizden öte bir şekilde bakmamız gerektiğini açıklamıştık. Bu savaş sanatlarının felsefesini anlamış biri için soyutlanmaya fayda sağlayabilir. Çünkü savaş anında bu dünyadan bir şey düşünmeyiz. İnsan dertlerini, kaygılarını, arzularını, tutkularını ve korkularını iyi bir savaşçı olmak için bir kenara koymalıdır. Bu insan zihninin gündelik uğraş ve hazlardan uzaklaşmasını sağladığı için bir soyutlanma ve çilecilik örneğidir. İnsanın ruhunu çürüten ahlaksızlıklar ve boş aktiviteler ile iç içe yaşadığımız ve bunlardan eskide olduğu gibi kaçınmak için çekilebileceğimiz bir çölümüz olmadığı için savaş alanlarının bizim kendimizi keşfetmemiz ve ruhumuzu dinlendirmemiz için uygun alanlar olabileceğine inanıyorum. Bir dövüş sanatı icra etmenin insana fiziksel faydalarının yanı sıra psikolojik olarakta birçok fayda sağladığı zaten bilim camiasında bilinen bir gerçek, bu psikolojik faydaların sebebinin bu olduğu kanaatindeyim. İnsanı insan yapan şey ruhudur ve ruhunu dinginleştirmesi, onu daha yüksek mertebelere çıkartması gerekmektedir. Dövüş sırasında bir insanın strateji kurması gerekir çünkü dövüşte galibiyete giden yol stratejidir, bu zaten açıklanmıştı. Bu durumda insan soyutlanma yaşamak ve dünyevi konuları aklından çıkartmak zorunda kalmaktadır çünkü zihnini başka şeylerle meşgul ederse sonuçta kaybedecektir ve kayıp durumunda yaşayacağı acı ve aşağılanma çok daha fazladır. Kısacası insan dövüş sırasında ister istemez dünyayı unutur, unutmak zorunda kalır, bu kendi nefsini terbiye etmede verimli bir yoldur çünkü insanın iradesinin çabasını gerektirmez, zihin ister istemez kendini soyutlar çünkü kaybetmeyi istemez. Bu durumda olan bir insan savaş sanatlarının felsefesini anlamışsa ve kendi ruhunu geliştirmek istiyorsa, savaşı bir soyutlanma aracı olarak kullanabilir. Ruhların barışı ve huzuru için bedenlerle savaş ve kaos... 

İyi

     Senin gönlün dâima meshûr ve müsahhardır, mâzursun      Gamın ne olduğunu aslâ bilmedin, mâzursun      Ben sensiz bin gece kan yuttum  ...