Gamın ne olduğunu aslâ bilmedin, mâzursun
Ben sensiz bin gece kan yuttum
Sen bir gece sensiz kalmadın, mâzursun
İnsanlık ve düşünce tarihi boyunca ahlak üzerine yapılan her konuşmanın en temel tartışması iyilik ve kötülük meselesi olmuştur. Kant'ın da söylediği gibi ahlak eninde sonunda ahlaki özne içinde iyi olacaksa ancak ve ancak rasyonel olabilir. Yani akli bir şekilde ahlak üzerine bir inceleme yapacak isek sorgulamamız gereken temel kavramlardan biri iyilik ve onun beraberinde gelen kötülüktür. Öncelikle şurada şu inceliği çizmek gerekir, ahlakın temeli tartışmalarının iki tarafı vardır: İnsanı ahlaka muhatap kılan şey nedir sorusu ve ikinci olaraksa bir fiili ahlaklı kılan, iyi ve kötü yapan şey nedir sorusu. Fark edeceğiniz üzere iki soruya verilecek sorular birbirinden farklı olacaktır. Diğer deyişle
belirli bir eylemin iyi ve kötü oluşunun dayanağı ile iyilik
ve kötülük değerlendirmelerinin bir bütün olarak dayanağı
birbirinden farklıdır. Belirli bir eylemin şu veya bu arzumuzla mı, Tanrının buyruğuyla mı, belirli bir fayda yada toplumsal bir norm yüzünden mi iyi veya kötü olduğunu tartışabiliriz fakat iyi ve kötüyü insana muhatap kılan ve insanın bu eylemlerine anlam katmasını sağlayan şeyin ne olduğu ilk soruya işaret etmektedir. "İnsanı ahlakın muhatabı kılan şey nedir?" sorusunu incelemeye geçtiğimizde ise bunun fiziksel hiçbir duyu ve duygu olmadığını görmekteyiz. Zira sonsuza olan arzu gibi bazı hisleri istisna kılarsak, insanın tüm duyu ve duyguları tam olarak olarak hayvanidir. İnsanın bu duyu ve duyguları maddesi itibariyle hayvani tarafından kaynaklanır. Bu tarz duyu ve duygulardan kaynaklanan fiiller ise olsa olsa uyumluluk ve uyumsuzluk ile nitelenir zira hayvanlara ahlaki anlamda iyi ve kötü diyemeyiz. Bir kuşa iyi uçuyor dediğimizde bu iyi uçmanın ahlaki olmadığı barizdir. Topluma uyum sağlama çabası da insanın ahlaki muhataplığını temellendiremez çünkü bu ahlakta bir gereklilik değildir. Çünkü İbn Tufeyl, Hayy bin Yakzân romanında Hayy'ın tüm insanlardan izole bir adada yaşamasına rağmen ahlaki fiillerde bulunduğunu tahayyül edebilmiştir. Toplum yerine doğaya uyum sağlama çabası da bunu temellendiremez çünkü doğaya uyum sağlama çabası hayatta kalma içgüdüsü ile duyu ve duygulara dönmekte ki bunun geçersiz olduğu açıklanmıştı. O hâlde nedir insanı ahlaka muhatap kılan? Bu noktada insanın insan olmasının asıl cevap olduğu kanaatindeyim. Çünkü insan insan olması bakımından ihtiyar gücüne sahiptir. İnsan olarak özümüzde sahip olduğumuz nefis cevherinin sahip olduğu hayal ve akıl güçleri bizi ahlaka muhatap kılar. Burada akıl bir soyutlama gücüyken hayal bir somutlama gücüdür. Akıl nesneleri olduğu hal üzere idrak ve nesnelerin olduğu hal üzere gerek iyi yada kötü olsun bir değerleri yoktur, bu noktaya sonra tekrar döneceğiz. Akıl nesneleri olduğu gibi algılamanın ardından zihne almak amacıyla soyutlar, bu noktada dışarıdaki objelerin zihindeki soyutlanmış halleri oluşur. Hayal kavramı ise bu soyut halleri tekrardan somutlar. Hayalin bizim anladığımız anlamdaki gücü de budur zaten. Önceden gördüğümüz fakat şuan göremediğimiz şeylerin hatırımızdaki hallerini gözümüzün önünde canlandırarak somutlarız. Hayali insan arzusu ve istencine göre kullanırsak hayal, herhangi bir anlamı arzuların herhangi birinin nesnesi
olacak bir forma sokma özelliğine sahiptir. Arzuların temayülleriyle somutlaşan anlam ise somutlaştırıcı arzuya göreli
bir iyiliğe dönüşür. Yani hayal bir değer verme işlemidir, aklın algısındaki objelerin akıl açısından hiçbir değeri yokken insan arzusunu hayalleri ile yansıtabilir, yani değer verebilir. Değer yüklenmiş objeler ise insanın gözünde iyi ve tercih edilebilir hâle gelir. İki şeyden birini ayırmak, seçmek anlamına gelen "ihtiyar" kelimesinin kökü hayırdan gelmektedir, bu kelimenin diğer bir anlamı üstün tutmaktır. Türkçedeki "yeğlemek" kelimesini de üstün tutmak, hızlandırmak ve kışkırtmak anlamlarına gelmektedir. Yani somutlaşmanın bir üstün tutma olması gerçeği, dilimize de yansımıştır. Hayal ile normalde değeri olmayan objeleri birbirine tercih ederiz. Bir şeyin somutlaşmasını, diğer şeylerin somutlaşmasına tercih ederiz. Bu yüzden sevdiğiniz size "seni hayal ettim" dediğinde mutlu olursunuz :) Burada tekrar insan olarak ahlaklı olma hâli ile ahlaklılık kriterlerinin farkı kendini belli eder. Tercih ve somutlama yalnızca ahlak kavramını bizim için zorunlu kılarken, bu edimin yönelimi ise neyin ahlaki neyin ise ahlaki-olmayan olduğunu belirlemeyi sağlar. Bu durumda fiile ahlak katan şeyi bulmak zorundayız. Bu değer verici şey hakkında bildiğimiz şey ise kendi başına bunun değerli olması gerektiğidir, zira öyle olmasa değer katamazdı. Yada bunun en yüksek değer olması gerekir. Dolayısıyla insanın eylemleri bir bütün ve tam olarak düşünülmediği sürece tikel eylemlere iyilik kötülük atfetmek mümkün olmamaktadır. Dikkat edin burada hâlâ "Bizi ahlaka muhatap kılan şey nedir ve neden ahlaklı olmalıyız" sorusu bağlamında ahlakın kökenini araştırıyoruz "İyiyi iyi, kötü yapan şey nedir? İyi bir fiil neden iyidir, kötü bir fiil neden kötüdür?" sorusu tamamen bağımsız olmasa da ayrı bir mevzu. Konuya dönersek, insanın eylemlerinin tam ve bütün şekilde incelenmesi gerektiğinden bahsettik. Tamlık ve bütünlük ise fiziğin değil metafizikle ilişkili kavramlardır. Bu noktada, fiziksel bir ahlaktan bahsetmek imkansızlaşmaktadır, ahlak sorunu bizi zorunlu olarak metafiziğe taşımaktadır. Çünkü tek tek insan fiilleri bir bütüne hizmet etmedikçe gayesizleşir. Gaye (Dini terminolojide niyet olarakta algılanabilir, önceki yazıda zaten gaye ve niyet kavramlarının paralelliğinden bahsedilmişti) ise fizik bir şey değildir ve insanın fiilini alelade bir hayvanın fiili olmaktan ayıran şey olarak fiile katılır. Bu yüzden metafizik bir temele dayanmayan bir ahlak anlayışından bahsedebilmek mümkün değildir. Bunun felsefede de yansımaları görülmektedir zaten. Platondan beri felsefi ilimlerin sınıflanması sürekli olarak değişmiş ve hatta ilimlerin tasnif edilmesi ayrı bir ilim dalı olarak görülmeye başlanmış ve bunla ilgili eserler yazılmaya başlanmıştır (Örneğin Farabinin İhsau'l-ulûm'u, Fahreddin Razinin Câmiu'l Ulûm'u, İbn Ferigun'un Cevâmiu'l Ulûm'u) hakîm gelenek içerisinde fikir birliği içerisinde bulunulan ve kabul gören ilimler tasnifinin gayesi mantık ve matematik ile başlayıp doğa bilimlerine yani fiziğe ilerleyip oradan metafiziğe, metafiziksen ise Tanrı bilgisine ulaşmaktır. Tanrı bilgisine sahip olmayan bir bireyin kendisi ve toplum için iyi olanı bilemeyeceği kanaatinde olunduğu için ahlak ve siyaset felsefesi, metafizikten sonraya atılmıştır. Kısacası Tanrı bilgisine sahip olduğumuz metafizik anlayış, ahlakın temelini inşa etmektedir. Bu yönden din, ahlakın temelidir. Zaten dinde de metafiziğe yani Tanrı'ya olan yönümüzün üstünlüğü vurgulanmaktadır (Önceki yazıda da yazdığım Müminin niyeti amelinden hayırlıdır tarzı hadisler buna işaret eder) yani niyeti ve iman gibi Tanrı'ya yönelik fiilleri amellerden daha öncelikli görülmektedir çünkü ahlaka anlam katan şey metafizik bir yönelim olan niyetken, niyeti anlamlı kılan etmen ise yine metafizikle ilişkili olan Tanrıdır. Yani ahlak, dinin bir tezahürüdür, kendisi değildir. Bu noktayı şöyle de delillendirebiliriz, din ahlaka temel olması itibariyle ahlaka aşkın bir yapı taşır. Dinin, ahlakın inşasında ilke işlevi gördüğü açıklanmıştı. İlkeler, sonuçlarını içerirler fakat direkt olarak sonuçlarının kendileri değildirler. Yani din, ahlakı içerir fakat dinin tek içeriği ahlak değildir. Dinin diğer bir içeriği ise ahiret anlayışıdır. Tanrı'nın önüne çıkıp ona hesap vereceğimiz inancı, ahlakın bir mevzusu değildir, bu tamamen dine ait, dinin ahlaka aşkın olduğu bir konudur. Tanrı'nın bize bildirdikleri ve ona yönelişimiz ile ahlaka anlam katmasının yanında, felsefi bir anlayış olarak insan kendi formunda gizlenmiş olan kamil insana erişip dünyadan soyutlanarak aşkın aleme erişmesi fikri üzerinden de baktığımızda şu ortaya çıkıyor: Bizim Tanrı'yı anlama çabalarımız sayesinde dışarıya ahlak yansır. Şöyle ki Tanrı'nın Rahmân olduğunu duyuyoruz. Tanrı tüm yaratılmışlardan münezzeh ve aşkın olduğu için biz bu isimlerinin de anlamlarını olduğu gibi kavrayamıyoruz, zihnimizle sınırlandıramıyoruz. Bunu anlayabilmek içinde kendimize yönelik olan anlamına bakıyoruz, merhamet. Merhamet gibi ahlaki kavramların ne olduğunu anlayabilmek içinde onlarla nitelenmemiz lazım. Örneğin Tanrı'nın Kerîm olduğunu duyuyoruz, bununla alakalı bir fikre sahip olabilmek içinde kendimize yönelik olan anlamına bakıyoruz, cömertlik. Bunu anlayabilmek içinde cömert olmamız lazım. Yani dindarın Tanrı'yı anlamaya yönelik çabası ve ona yönelik tefekkürü, ahlak olarak tezahür ediyor. Bu yönden temeli kavranan ve farkında olarak işlenen bir ahlak hem Tanrı'yı anlama çabası olarak dini açıdan da anlam kazanıyor ve metafizikten gelip insana metafiziği tanıtan bir kavram olarak ortaya çıkıyor. Bu yönden iyiliğin kaynağının ve dolayısıyla mutlak iyinin kaynağının Tanrı olduğunu ve böylece metafiziğin günümüzdeki tartışmalarda iddia edildiği gibi ahlaka sadece bir temel değil aynı zamanda bir bina, sonuç, amaç, ve gaye teşkil ettiğini söyleyebiliriz. "Sen elbette üstün bir ahlâka sahipsin..."
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder