Çalabım bir şâr yaratmış iki cihan âresinde
Bakıcak dîdâr görünür ol şârın kenaresinde
Niyet kavramı dini ögelerle bağlantılı olsa da bu konunun sırf dini olarak algılanmasını istemiyorum. Çünkü niyet kavramı dini ibadetlerle bağlantılı olan bir kavram olmasının yanında ahlakın en temel kavramlarından biridir. Zira bir fiili gündelik fiil olmaktan çıkarıp ahlaki yapan etmenlerden biri niyettir. Bunun sebebi de gündelik fiiller (ef'âl) derken kastettiğimiz davranışların niyetle anlamlı hale gelmesidir. Örneğin bir annenin çocuğuna zorla aşı yaptırmasını dışarıdan hiçbir psikolojik etmen ve niyeti göze almadan izlesek annenin çocuğuna kötülük yaptığını hatta ona işkence ettiğini düşünmek oldukça makuldür. Fakat annenin çocuğunun ileride aşının acısından daha büyük acılar çekmemesine yönelik niyeti, yani iki kötü ve acı şey arasından daha az ve kısa süreli olan kötünün iyisini (ehvenü'ş-şerreyn) seçmesi, bu gündelik fiilin asıl yüzünü anlamamızı sağlamaktadır. Yada bir fakire sadaka veren birini gördüğümüzde bunun direkt olarak iyi bir şey olduğu yargısına kapılabiliriz fakat sadakayı veren kişinin kendi içindeki niyeti eğer gösteriş yapmak yada daha kötüsü kendi ruhunu kendi yaptığı 'iyilikler' ile tatmin etmesiyse bu dış görünüşü olarak iyi gözüken bir fiilin esasında kötü olduğu anlamına gelir. Niyetin gündelik fiilleri ahlaki kılmasındaki anlam budur. Hatta daha da ileri gidip niyetin fiillerin ahlaki hükümlerle nitelenmesindeki yegane şart olduğu söylenebilir. Zaten niyetin sözlük tanımı "Kesinlik kazanmış ve bir fiilin işlenmesine yönelmiş iradedir" Bir fiilin ahlakilik ile nitelenmesindeki bir diğer şart iradedir ve niyet zaten iradeyi kendi içerisinde barındırmaktadır. Bu yüzden bir fiili ahlak ile niteleyen şeyler irade ve niyettir dersek döngüye girmiş oluruz çünkü bu bir nevi fiili ahlak ile niteleyen şey irade ve birazcık değişmiş irade demek gibi olur ki bu oldukça absürttür. Zaten iradenin tanımı iki mümkün seçenek arasından birini seçmeye mahsus bağımsız bir sıfattır. Yani irade ve niyetin beraber kullanılmasının bir kısır döngü oluşturmayacağı varsayılsa bile irade sadece bir eylemi seçmektir, bu yatay bir işken buna anlam katan dikey iş, niyettir. Bunun yansımaları dinde de görülmektedir "Müminin niyeti, amelinden hayırlıdır (Camiüs-Sağır,4/3810)" Gerek nakil gerekse aklın çıktığı nokta niyetin fiillerin ahlakilik ile nitelediğidir. Peki niyet kavramını bu kadar önemli kılan nedir? Öncelikle şunu anlamak lazım: Gerek Japon Taocuları olsun gerek Hint Budistleri olsun gerek Batı mistikleri gerekse İslam mutasavvıfları olsun hepsindeki benzer amaçlardan biri insan ruhunu kötülüklerden değil, iyiliklerden korumaktır. Çünkü akıl sahibi bir kimse zaten kötülük işliyorsa, bunla övünmez, bunu kendisini yetkinleştiren bir şey olarak görüp bununla iftihar etmez. Fakat bir iyilik işlediğinde bireyin kendine yönelik özsaygısı gün geçtikçe artar ve kendine "iyi bir insan" kimliği inşa eder. Bu ise istenmeyen bir şeydir zira her din veya ahlak anlayışı bir iyiliği yaparken insanın bunu kendi kimlik anlayışının altını doldurması ve gönlünü tatmin etmesi için yapmaması, teellüh yada tecerrüt gibi daha aşkın bir kademeye ulaşma ve hizmet etme niyetiyle yapması gerektiği konusunda hemfikirdir çünkü fiillere anlam katan etmenin niyet olduğundan bahsetmiştik. Birey kendi egosunu tatmin amacıyla iyilik yaparsa bu fiil dış görünüş açısından iyilik gibi gözükse de niyet açısından bozuk ve bencilliktir. Burada önemli olan, niyeti amellerden korumaktır. Bu yüzdendir ki İslam tasavvufunda hakiki ve geçerli tövbenin adı "terk ve nisyandır" Bu bireyin Tanrı için haram olanın yanında helali de terk etmesi (terk-i ef'âl) ve tüm fiillerinin değerini unutması anlamına gelmektedir. Buna benzer bir durum "Ameller niyetlere göredir" hadisinden de çıkarılabilir. Bu hadis, şu olay üzerine ifade olunmuştu: Müslümanlar gördükleri zulüm üzerine Mekke'den Medine'ye hicret ederlerken herkes Peygamberin yanında olmak ve onunla daha rahat yaşamak amacıyla Medine'ye hicret ederken aralarından bir sahabenin sevdiği bir kadının yanına gitmek amacıyla Medine'ye hicret ettiği ortaya çıkar. Bunu duyan Peygamber ise mevzu bahis hadisi buyurur: "Ameller niyetlere göredir" Bu sözün hikmetlerinden biri şöyle de yorumlanabilir: İlk başta belirttiğimiz gibi ahlakın en önemli noktalarından biri niyeti amellerden korumaktır. Peygamberin içinde bulunduğu bu durumda yanındaki Müslümanlar kendi evlerini, ailelerini ve sevdiklerini terk ederek onun yanında gelmişlerdir. Bu tarz benzer durumlardan birini Musa Peygamberde de görüyoruz. Kavmi, Hz. Musa ile Firavundan kaçtığı ve Hz. Musa Tur Dağına çıktığı sırada kavmi Hz. Musa için verdikleri emeği ve onun adına yaptıklarını çok görerek ondan vazgeçmiş ve kendi putlarına tapmaya dönmüşlerdir. Peygamberin mevzubahis durumu da buna benzerdir, insanlar onun için zorlu bir yolculuğa çıkmışlardı. Peygamberin, sevdiği kadın için hicret eden sahabe ile yaşadığı bu durumun ve bunun karşısında buyurduğu sözün, diğer muhacir sahabelerin ister istemez içlerinde yaşayacakları nefsani tatminin ve "Biz Peygamber için nelere katlandık" şeklindeki kuruntuların dinmesi ve niyetlerinin temiz kalması için söylenmiş bir Cilve-i Rabbani olması yönünde yorumlanması mümkündür. Zira Peygamber ile göç eden diğer sahabeler, basitçe bir sevdiği kadın için hicret eden birini de gördüklerinde yaptıkları fiilin değersizliğini anladılar çünkü bunun sevdiği bir kadına kavuşmak isteyen birinin de çıkabileceği bir yol olduğunu gördüler fakat Peygamberin "Ameller niyetlere göredir" sözü üzerine bu yolculuğun onlar için çok anlamlı, değerli ve büyük kılan şeyin onların Peygamberle beraber olma, onun yolu üzere olma niyetleri ve bu niyetin temizliği olduğunu anladılar. Bu söz yalnızca o zaman orada olan sahabelere değil, aynı zamanda bize ve tüm insanlığa da yönelik geçerli bir sözdür. Devam edecek olursak niyeti bu kadar önemli kılan başka şeylerden biri ise niyetin zihne has bir fiil olmasıdır. Fiziksel fiilleri bedene sahip olan her varlık yapabilir, insanı bunların arasında özel kılan bir aklı ve ruhu olmasıdır. Aklı ve ruhu olmayan bir robotta çeşitli iyi amelleri işleyebilir ama bunları işlemesi onun bir övgüyü hak edeceği manasına gelmez çünkü bunları iyi oldukları için yapmaya yönelik bir niyeti yoktur fakat insanların vardır. Bu yönden niyet, zihnin ibadetidir denebilir. Yani niyetin fiillere anlam katmasının ve onları tamamlamasından öte, başlı başına bir iyiliktir. Bu bakış açısıyla büyük İslam mutasavvıflarından olan İbnü'l Arabi "Ben cinleri ve insanları, başka değil, sırf bana kulluk etsinler diye yarattım." ayetini şöyle yorumlamıştır: Ayetteki "insanları" kelimesi incelendiğinde "insan" sözcüğü "ens'ten" türemiştir ve aslı "insiyandır" bunun sözlük anlamı ise "beş duyu ile hissedilebilen'dir" İbnü'l Arabi ayetteki "insan" kelimesi bu anlamda alınırsa "insan" sözcüğünün beden tarafını temsil edebileceğini, "cin" sözcüğünün ise ruhu ve zihni temsil edebileceğini söylemiştir. Eğer İbnü'l Arabi'nin bu bakış açısıyla bakılırsa ayetten Allah'ın bizim ona hem manevi olarak hem maddi olarak ibadet etmemizi emrettiği anlamı çıkartılabilir. Buradaki manevi ibadet ise niyet olarak anlaşılabilir, niyetin zihnin ibadeti olduğu önceden açıklanmıştı. Zihnin bu durumu ile beraber bedensel fiiller birleştiğinde ise iyilik artık metafizik bir boyut almaktadır. Şunu unutmamak gerekir ki hakikat, yeni bir şeydir. Yeni bir şey olması zamansal olarak yeni olması anlamında değil, insan idrakiyle karşılaşması anlamına yeni bir şeydir. Bunu derken kastetmek istediğim şeyi açabilmek için ibadet örneği üzerinden ilerleyelim. Namaz örneğini düşünelim, inançlı bir kimsenin namaz kılarken farkına varabileceği sonsuz hikmet ve hakikat bulunmaktadır. Zira böyle olmasaydı bir kez düzgün namaz kılmak tüm ömür boyunca namaz kılmayı gereksiz kılardı. Halbuki durum böyle değildir ve hakikat ve her an tecelli halindedir, yenidir. Niyet ise bu noktada zihni bir iş olması gereği dikeydir, yazının öncelerinde belirttiğimiz gibi. Fiziksel ibadetin kendisi ise süreklidir ve zamanla gündelik hale gelip sürekli tecelli halinde olan hakikatten nasiplenmeyi önleyebilme şansına sahiptir. Niyeti sürekli tutmak ise dikey bir iş olması ve insana yaptığı işin gündelik olmadığını hatırlatması sayesinde bir ferahlık, farkındalık ve yeni bir nefes sağlar. Örnek üzerinden devam edelim, namaz ibadetine başlarken edilen niyet insanın belki de gündelik olarak yaptığı hareketlerin esasında ne olduğunun farkına varmasını ve o ibadette sürekli akış halinde olan hakikati kavramasını sağlamaktadır. Burada dikkat çekilmesi gereken bir diğer husus, dinin yıllar boyunca felsefe tarafından halktan uzak tutulmuş metafiziksel manaları niyet kavramıyla halkın içerisine yedirmesidir. Bahsedip durduğumuz ahlaki açıdan yetkinleşme, soyutlaşma ve bu fani dünyadan uzaklaşarak yükselme tarzı temalar Platon'dan beri felsefe çevrelerinde hakimdir. İslam'ın yükselmesi ile bu öğeler çeviriler aracılığıyla İslam filozoflarının da düşüncelerine girmiştir. Özellikle İbn Rüşd'ün ve İbn Sina'nın eserleri incelendiğinde şu fark edilir ki bu kimselerin felsefeleri büyük oranda elitisttir. Filozofun yolu herkese açık olmasına rağmen uzun bir uğraş, zihinsel keskinlik ve devamlı bir sabır gerektirmektedir ve bu yüzden herkesin katlanabileceği bir şey değildir. Filozofun yolculuğunun sonunda varacağı ve onu bu fani dünyadan koparıp göksel akıllara yaklaştıracak burhan (kesin bilgi) sansürlenmeden direkt olarak halka açılacak olsa ya onu anlamazlar yada daha kötüsü yanlış anlayıp sapkın yollara girerler. İbn Rüşd'ün Fâslû'l Mâkaal eseri tamamen bu konu üzerinedir. İbn Sina'nında halka yazdığı eserlerinde üslubunu ve fikirlerini büyük oranda değiştirirken diğer alimlere ve devlet yetkililerine yazdığı eserlerde kendi orijinal üslubuna dönmesi şunu göstermektedir ki felsefe tarihsel olarak hiçbir zaman halkın ilmi olmamıştır. Din ise burada duruma dahil olmaktadır. Filozof çevrelerin ulaşmaya çalıştığı bu anlayışı din sadece halka değil avam, havas, yaşlı, genç, kadın, erkek fark etmez tüm insanlığa niyet kavramıyla ulaştırmaktadır. İnsanlar bazen dini dünyevi işleri için kullanma eğilimindedir. Sadaka vereyim de evime, arabama bir şey olmasın yada namaz kılayım da başıma hastalık gelmesin tarzı anlayışlar maalesef ki hala görülebilmektedir. Din ise "Allah rızası için" niyetini ortaya koyarak insanın bu fiziksellikten uzaklaşması ve metafiziğe, aşkın olana yürümesi anlayışını filozofların karmaşık ve kademeli ilerleyişine kıyasla çok daha hızlı ve pratik bir şekilde sağlamaktadır. Burada anlatmaya çalıştığım şey felsefeyi aşağılamak değildir, sadece insan aklının sistematik yolculuğu ile vahyin uygunluğunu ortaya koymaktır. Felsefedeki 'gaye' anlayışı ile dindeki 'niyet' anlayışı birbirlerine oldukça uygundur. Zira hem felsefe tahsili olan hem de dindar olan bir kimsenin 'niyet' anlayışını derinleştirerek ilerlemesi mümkündür ve tam tersi de mümkündür. Örneğin zihinsel anlayışı o şekilde olan bir insan "Allah rızası için bu fiilleri yapıyorum çünkü cenneti istiyorum/cehennemi istemiyorum" şeklinde düşünebilir. Bunu kademe kademe ilerletip önce "Allah rızası için bu fiilleri yapıyorum çünkü cenneti istiyorum/cehennemi istemiyorum. Ama bu konuda fiillerime değil, Allah'a güveniyorum" anlayışına, ardından ise "Allah rızası için bu fiilleri yapıyorum ve bunları sadece onun sayesinde, onun rızası için yapıyorum. Cennet ise bunun bir getirisi" anlayışına atlayabilir. Bu anlayışın metafiziğine girildiğinde ise, metafizik varlığı var olduğu üzere bilmek, idrak etmektir. Niyeti bu düzlemde incelediğimizde bir dindarın bakış açısından insanın içinde yer aldığı bu alem mükemmel yaratıcı tarafından yaratılmışsa ve de mükemmel bilgice tanzim edilmişse, burada payımıza düşen şey, rıza ve müşahede olmalıdır. Niyetse aşağı ve fani olan fiziksel alemden manevi müşahede alemine açılan kapı ve rıza halidir, örneğin namaza niyet edip kılmaya başladığında insan bu alemden kopar ve ilahi nizamın metafiziksel ahengini müşahede etmeye başlar. Mutasavvıfların tefsirlerine baktığımızda da bunların yansımalarını görmek mümkündür. Örneğin namazı bir müşahede hali olarak görürsek namazda söylenen ilk surenin ilk kelimesi "Elhamdülillahtır" buda niyetin rıza halinin göstergesidir. Niyetle müşahedeye başlanır ve niyetin hemen ardından niyetle girişilen bu müşahedenin nasıl olduğu sorusuna karşılık hemen rıza gösterilir ve şükredilir. Niyetin metafiziksel önemi ise budur. Önemli olan sadece fiiller değil, onları temiz ve ilahi niyetler ile yapmamız ve bu fiiller ile onları birleştirerek ibadet etmemiz ve bu ibadet sırasında aşkın düzene şahit olmamız, ona şükretmemizdir. "Kurbanların ne etleri, ne de kanları Allah’a ulaşır. Allah’a sadece sizin ihlâs ve samimiyetiniz ulaşır..."
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder